tiz aşamasındayım
kimsemiz yoktu.. herkes bir adım ötede duruyodu hayatımızdan.. ve biz yanaklarımız dolgun, gözlerimiz perdeli yanımızdan yamacımızdan geçenlerin farkında olmadan.. ve belki farkında olarak umursamadan devam ediyorduk yolumuza.. yada edemiyorduk.. ne farkeder.. yanınızda büyümüş dahi olsa bir insan evladının aklına sızamıyorsunuz.. sızamadığınızda bir şüphedir alıyor koynuna.. sarıyor sarmalıyor.. sizi bir tek şüpheleriniz seviyor.. anlamıyorsunuz.. ardından dönüp baktığınızda geriye "farketmemişim" diyorsunuz ya işte.. etmiyorsunuz.. birini omuzundan koklamak, varlığınızla yokluğunuzun ortasında durmadan koşmak, zaman yavaş ilerlediğinden yorulmadığınızı sanmak..
uyanık olduğumuzda uykuyu, uykuda olduğumuzda uyanmayı düşlüyoruz.. ne saçmayız.. büyük saçmayız.. abartıyoruz.. o nedenle sakin.. sükunetin eteğinin dibinde oturup unutacağız..
insan kimmiş neymiş.. ayıp etmişler, kaçıp gitmişler.. öyle olmamış, böyle olmuş.. olması gereken buymuş.. vay a.q.mış.. reset atıyoruz.. bildiğimiz herşeyi unutuyoruz.. kaydedilmemiş bilgilerimiz siliniyor.. yavaştan kaçıyoruz.. müsadenizle eriyoruz.. izninizle süzülüyoruz.. biz dediysem.. o da büyük yalan.. neden? çünkü abartıyorum.
çalışma alanım teselli benim..
şarkıdan çekip çıkardığım bir cümleyle sonucuma varıyorum:
"bir zamanlar ben de sevilmiştim."
iç sesimin ağzına çorap tıktım..

... sheherezadeh'li uykulara teslim oldum, ellerim havada..
sentez nedir ki?
"insanın doğası, ancak kendini bildiğinde diğer yaratıklardan üstünleşir. Kendisini bilmediği anda ise vahşi hayvanların düzeyinden de alta iner. ... Kader mutluluk maskesi takıp kulağınıza güzel sözler söylediğinde, bilin ki her zaman yalan söyler. Oysa değişip dönekliğini sergilediğinde her zaman dürüst davranır. Birinci görünümünde aldatır, ikinci görünümde öğretir; ilk yüzüyle sahte iyiliklerin aldatıcılığına sığınıp onlardan yararlanmaya kalkan zihinleri sıkıca bağlar, ikinci yüzüyle, mutluluğun gelip geçici olduğunu kanıtlayarak bu bağı çözer."*birileri ben, ben bir başkası olmaya çalışırken.. yollardan küçük arabalar geçiyor.. ben karton evlerin yanından geçerken.. daha önceki hamlede sattığım bilmem kaçtane fabrikanın parasını yiyorum.. 520 senesinde söylenenlerle sarsılıp, buraya dönüyorum.. odaklanamıyorum.. kakıp yürüyemiyorum.. başım dönüyor sürekli.. kaçınılmazın kucağına düşüyorum, hadi gidelim..
"Bir Yığın İnsan Gördüm Günlükleri Dolabında Gizli Saklı,Kendiyle Mektuplaşan Ya Da Kendiyle Konuşan.Dününü Unuttu Hepsi.Günler Günlüklere Küstü Ya Da Günlük Yazarı Kara Önlük Giydi,Son Mektubu Kalbine Tıktı.Aklıma Çaya Gelen Görüntülerde Çalmıştınız Kalbimi,Kırmıştım Annemi Dahi. Bir Özür Vahi, Bir Ömür Fani,Ödemem Zor Bu Bedeli Ve Ebedi.Buruk Döndü Kalbim, Bir Selamsız Deşti Kendini,Ben Bendimi Yardım Ve Yardım Eden Olmadı, Tek Kaldım.Kazıdım Surat Yazıtıma Gerçeği...Düştüğüm Her Kuyuda Bir Canavar Tanıdım,Korktuğum Vakit Elini Sıktım. Ben Bir Anıyım,Yirmi Beş Sene Kendimle Yaşadım, Yetti!"** * Boethius - Felsefenin Tesellisi
** Kajmer - Küheylan ("adeletin sırtı dönek")
umurların yaftasıyım
gözlerimi açamayacak kadar kısık tutuyordum ki kızarık oldukları gözükmesin.. ağzımı açıp bir şeyler söylüyorum.. müzik sesimi bastırıyor, söylediklerimi duyamıyordu.. yaklaşıyorum ona, kulağına bağırıyorum bariz.. irkiliyor.. kendimden geçmeyi o kadar çok istemişim ki.. "şöyle atsam kendimi.." diyordum sürekli.. sırt üstü üzerine abanarak.. hatırlıyorum.. sürekli sırtımla alakalı bişeyler söylemişim demek ki.. hayret.. şimdi farkediyorum.. yorgunum dediğinde de sırtımı dönüp atla der gibi sırtımı göstermiştim.. "atla gidiyoruz.. buradan çok uzaklara.. misal.. kendi izimi bile kaybedebileceğim bir yer varsa eğer.. oraya gitmek istiyorum..." onun sözlerini umursamışım demek ki.. başka başka neler söylediğimi pek hatırlamıyorum.. ağzımı açıp kocaman laflar etmiş olabilirim.. içleri boş olabilir.. içleri dolabilir.. içimiz dışımıza çıkabilir.. mümkünse bunların hepsi olabilir.. ama ya o bunları yapmaktan hoşlanmıyorsa.. aslında karşısında kendini olduğu gibi kabul edebilecek birinin olmadığını düşünüyorsa bir zat-ı muhterem (ki bu sıklıkla yaşanabilir).. o zaman değişiyor işler.. oysa üryan dolaşamıyorsan birinin yanında, giyinikte oturma.. veya gözlerini kapatıp yürüyemeyeceksen yanında, gözlerini hiç kapatma -madem ki yürüyeceksin o yolda-.. zaten sonra çok geç olmuştu.. sonra zaman koynuma damlamıştı.. şimdi gelecekle, miş'li geçmiş di'liyle dolanıyordu.. iki ayrı kara parçasından insanlar, birbirlerine el sallıyorlardı tabii.. karşıya geçemiyorduk.. şimdi olduğu gibi..
Last night I Dreamed That Somebody Loved me
tahribata meyilli bedenin eziyeti kendinden.. kalp kendini kemirir, elaleme değmeden geçer.. teğet yaşıyoruz zaten.. paso teğet geçiyoruz bişeylere.. neden çoğulladım ki? ben, teğet geçiyorum herşeye.. he çuvallıyor muyum? pek tabii.. olsun anasını satayım.. var mı başka seçenek?
bugün bi yerde okudum.. "insanlar ikiye ayrılırlar.. ve ölürler." diye yazmış genç.. hayır, diyelim ki insanlar ikiye ayrılmıyorlar ve dahi bir olmak çabasında birbirlerine koşuyorlar.. (mecazım mürsel değil mi kardeşim?) ayrıca bu kısımda demin dem vurduğum, yere devirip tüm demliği döktüğüm 'an'a dönüp; teğet geçme ihtimalini yok sayıyorum.. farzı misal diyorum yani.. bu aceleci anda, garip hissiyatlar, har yanan ateşler, kor olmamış düşler içinde figat feryat "sevdiğim! sevdiğim!" diye hızla yol alırken; akıldan geçiyor mu şunlar acaba; 'ulan çok hızlı koşuyorum, hatun gittikçe yaklaşıyor ben duramıyorum.. hay anasını ulan! duramıyorum.. olm kızın üstüne basıp geçicem galiba'.. veyahut hatun kişi 'bu adam yaklaştıkça boyu uzuyoo.. bana bak! ben bacak kadar kaldım.. lan bu beni ezer geçer.. olm adam durmuyo be.. hastır!' der mi içinden? olayların gidişatı da değişebilir tabi.. "aa hatuna bak hep erkekler mi eziyor kardeşim? bu ne feminist yaklaşım!" da diyebilirsiniz.. ama yok demeyin.. neden? açıklıyorum çünkü.. beş dakkada değişir bütün işler.. adam bir bakar, piuyuu hatun öyle kocaman olmuş bir egoyla koşuyor ki kendisi ister istemez küçülüveriyor.. filan falan.. komple sallıyorum.. neyse.. işte içten bunlar geçirilirken çarpışmıycak mı bu arkadaşlar? en iyi ihtimalle yani.. çarpışıp aynı noktaya düşerler.. sonra birbirlerini kaldırmaya çalışırlar.. ve tabi en kötü ihtimalle de biri, diğerini ezer geçer.. hoop yola devam.. e noldu şimdi? iki türlü de hasar var mı? ölüm dediğin ne ki zaten? sonuçta öyle yada böyle ölecek mi kardeşim bu insanlar? ölecekler.. ee? olayları parça parça edip.. birini sağ cebine, diğerini sol cebine koyup devam edecek.. seksek sekerek, gözleri süzerek.. fingirdeye fingirdeye yürümeyecek mi bu kadınlar, bu adamlar? bende bunu diyorum işte.. ayrılar gayrılara, gayrılar 'birolan'lara küsmüş.. vay efendim şöyle, vay efendim böyle.. o zaman ne anlamı var a canım? hı?
bir yanlış alarm sonrası buhranına burada son verirken.. başta sinyallerini verdiğim serzenişli tavrımı sol, hissi kalbimin vuku bulamadığı meseleleri sağ cebime koyup, kenara çekilirken (dikkat ediniz kenara çekiliyorum..)
bu arabesk şarkıyı, klibini izlemeden, dinlemenizi, 'hiyeeeyt!' nidalarıyla söylemenizi tavsiye eder; başlığa yazdığım Smiths parçasının sözleriyle de veda ederim.. öyle de klas kaparım konuyu..
"Last night I dreamed
That somebody loved me..
Last night I feltReal arms around me..No hope, no harmJust another false alarmSo, tell me how longBefore the last one ?And tell me how longBefore the right one ?The story is old - I knowBut it goes on and on..............."
** * ** *
"Bana
Bir Varmış... de!
Bir varmış, Bir Yokmuş... deme!
İçime dokunuyor." *
"...
Zaman mekan, mekan zaman şaşa şaşa şaşa
Yerdenbitme yere dalıp yeraltı sularına
Kalkere manganeze ve tüm madeni sırlara karışarak
Sugözümle karbondiyoksit soluyarak şahdamarıma
Vardım cenneti cehennem, cehennemi cennet bir mağraya
Benden önce gelen cansularının güzelim ardından
Damlataşlar dikiyorum yokmuşvarmış oluşuma duvarlar boyu
Renkahenk bolahenk, ama siya siya" **
Can Yücel
*Piç Ali'nin Matitası
**Requiem II
öyle oldu, böyle oldu
sabah, yatağımdan doğrulduğumda sıcak ve yumuşak bir yastığa kafamı koymuş gibi saçma sapan bir güven hissi içinde buldum kendimi. sanki bu noktadan sonrasında yani biraz ilerde bir kaynak varmış, böyle sular ılınmış.. saçma sapan dedim çünkü o anın salaklığıyla neden böyle hissettiğimin ayırdına varamadım.. he vardım da noldu sonra? o kısım biraz çetrefilli.. kafamda bedbug namına yakışır minik kurtlar (ama minik dedim?) yavaştan ilerlerken, "eureka!" dedim.. "tamam işte.. o bırakmış.. oleey!".. ufak şeylerden mutlu olan yapımla(?) çeliştim.. kendimi sarsaladım azıcık.. dur dedim yavrum.. dur benim şapşalım.. her ne ise bunları neden buraya yazdığımda belli değil.. o kadar iç hesaplaş.. sonra gel anlat.. he bir de şunu farkettim, daha doğrusu tam açıklamasını buldum kendimce, bana sorarsanız gülmesi hüznüne batan biri su ise.. canı yanar yani tuz değince.. neyse seri geçelim o kısmı, akabinde çemberimden çıkmadan yavaş adımlarla ilerledim, diğerlerinin yanına.. halbuki sadece kendimle ilgiliydim bu sabah.. anlamaya çalışıyordum yani hala.. nasıl başarabilir ki bi insan bunu? çarçabuk.. yoksa ben mi istediklerimi seçiyorum gözlerinizden? o değil de karnım acıktı.. ahah.. yani sonuçta birisi (bu kısımda 'birisinee, birisiinee..' şeklinde devam eden bir parça söylemek istiyorum aslında ama yapmayacağım korkmayın canlarım.. ahah) mukaddesin üstüne bir tomar güven bırakmış.. sonra? sonrası iyilik, güzellik.. oh canıma değsin.. bir gün bir gündür diyerek yaslanıyorum arkaya.. gerisi hikaye..
canciğerkuzusarması
pamuk annenin güzeller güzeli kızı, bedbug sorunsalının biricik annesi bugün gelmiş dünyaya.. herkes halaya dursun.. havai fişekler patlasın.. milli ve dini bayram ilan edilsin bugün.. ve müsade ederseniz dünyayı kendisine hediye edicem.. bi çekilir misin canım şöyle sağa? oraları annemgile aldım ben..
sırtımda taşıcam seni.. başım gözüm üstünesin, orya yerleş sen, yerden soğuk alırsın.. pamuklara sarmalıcam diyorum ya.. konuşturmayın beni. geçtim herşeyden.
save as a draft
orada olsaydım ben.. tedirgin olunuyorum.. çekingen salınıyorum..
öyle korkuyorum ve bir yandan o kadar belli etmemeye çalışıorum ki,
yoruluyorum..
dik durmaya çalışmak hep yormuştur beni..
oysa ki ben yalnızca duruyorum.. sabit..
bi koltuk altı olsa diyorum, asıl oraya kozalansak kelebek olur muyuz?
tırtıllar asla kahverengi bot giymez ya,
ondan botlarımı giymiorum ben misal, çünkü sonra kelebek olmayı unutuyorum..
ben böyle bir ağacın dalında volta atarken kırk koca ayağımla,
şerefsiz ağaç, reçinesini benim yürüdüğüm yere akıtıp,
ayaklarımın bir kısmını yürüyemeyecek kadar ağırlaştırınca..
atayım kendimi diyorum böyle 3. kattan sırt üstü..
ama bileyim ki birisi gelip atladığım yere yatağı koymuş önceden..
bana sadece bir uçmak hissi kalmış..
sonra denizin üstünde yürümüş adam
bir adım atmış dalga, fırtına.. bir fiske suyla uyandırmış günleri.. sonra? sonra işte yorulmuş ya o kadar zaman şimdi uyuyacakmış güvenilir kucaklarda.. elleri gözlerinin takibinde severmiş yüzünü kızın.. aynı ellerle aralamış yarının kapısını.. sonra? sonra yarın olmuş.. bir 'ben', bir 'sen'e uzatmış elini.. sıradan hayatların bağcıkları açılmış; yarın, dünü kucaklamış da sırtında taşımaya hazırmış.. düne hesap sormak yarının önünde, iki ülkeyi birbirinden ayıran bir duvar gibi yükselirmiş ya hani.. işte ondan kabullenmenin rahatlığında sarmalanmış, "misal Varşova" demiş adam.. "Varşovada olsak ne yapardık şimdi dersin?".. gülümseyip durmuş kız, bir saniye bilemedin iki ('tamamen yıkılan bir şehri yeniden kurmak ister gibi, umut dolu bakarım sana misal.. ya da düşünürüm bir adamın kokusu dünyanın her yerinde aynı mı kalır acaba? veya sorarım, iki tane küçücük tokanın mutlu ettiği birine böyle bakarak ne kadar mutlu ettiğinin farkıda mıdır diye.. ya da sence derim bir insandan kalanları sevebilir mi bir başkası? yüzümün kalanından öper misin beni yada ben senden kalanları kucaklayabilir miyim dersin? hepsini geçtim, sıradan hayatımın merkezinde rahat eder misin mesela? tüm saçmalığımla beni kucaklar mısın? ya da ben Wladislaw Szpilman olsam, ne zaman öldürürdüm kendimi sence? huzursuzluğu kaldıramaz zayıf bünyem; karar verdim, anlatıcam hepsini sana.. hep.. ve ardından hep çok.. tam çok..') "bilmem" der.. "hem neden Varşova?"
demek ki
"yol sürüyor,
geceyi felç eden sessizliği yaka cebimden söküyor
ve ayaklarıma ilave ediyorum.
sanki akdeniz benim oğlum değil,
künye kayıp,
fünye çekili,
gönyeyi kaptırdığım çingeneyse
çoktan buhara'yı yakmış olmalı."*
Ah Muhsin Ünlü
"kağıt gibi buruşturulup bırakılmıştık" diyordu bir adam bir zaman..
ardından, gözleri yeşile çalan, kapının önünde durdu; çaresiz.. biz o zamanlar düşüncelerimizle suçlanıyorduk.. düşüncelerimizin üzerine basıp kalabalığı yukarıdan görebiliyorken hemde.. yapılanların altında ezilip yine de bağra basılan oncasının inadına.. biz o zamanlar söylemediğimiz yalanların kucağına uzanıyorduk; müsterih.. ve vazgeçiyorduk anlatmaktan tam o sırada.. öyle bir rahatlamayla uykulara dalmak niyetindeydik.. oysa uyku tutmuyordu işte.. nasıl olurdu? nasılda savunmak zorunda kalırdık kendimizi? tüm insanlığa inancını yitirmiş olan bir 'ben' karşısında, bir
ihtimal 'sözde' sıfatıyla beraber bir sandala biniyordu.. tabii ya.. bu kıyı bizim kıyımızdı.. biz bu kıyıda kaldıktı zaten çok zaman önce.. neden olmasındı o zaman? tesadüflerle terkedip, vageçip, hep çok daha iyisini beklerken, sırf bu beklentiniz yüzünden, mükemmele mecburi yolculuğunda kolunu, bacağını kıran ve oraya hiç varamayacak olan, üstelik bunun farkında olan, birini takdir edip, en olmadı teselli edip, döşünüze bastırmaktansa biraz daha itmek ve dahi sarsalamak, karşı kıyıya kaçmak;
ne den müm kün ol ma sın dı?doğru değilim ama eğri de değilim.. düz yürümem ama yalpalamam da.. var değilim ama yok olmadım da.. acelem yok ama yorgunum da..
passé composé
falan filan bir zamanda.. saçma sapan biri, kendisine aşina olduğu kadar aşina olduğu bir yüzü görmüş.. üzerinde uzun siyah bir hırka, kafası önünde gereksizce falan filanı okuyormuş.. saçma sapan biri aşina'ya yaklaşmış.. yanına oturmuş.. çok olağan gibiymiş.. 'ne var ki bunda'ymış.. saat falan filanı birkaç geçiyormuş.. önemsizmiş zira ayrıntılar ve dahi ayrıntılanmayanlar.. bariz olanın hükmü görmezden gelindiğinde yitmişmiş.. çok zamanlar geçmiş yine üzerinden.. gereksiz hikayeler anlatılmaz, küçük oyunlar görünmez olmuş.. görmezden gelindikleri ve aniden silindiklerinden hafızadan.. en başta tedirginlik ardından korku olan hissiyatlar göçmüşler o diyardan.. bir diğerine.. ardından bir gün yine saçma sapan biri, kendisine aşina başka bir yüze bakmış.. ve kafasını çevirmiş.. nasıl olsa bir tane daha görecekmiş.. yine falan filan bir zamanda, saçma sapan biri filan falan.. falan filan.. sonra unutmuşlar.. o zaman ne önemi var?