2007-01-26

“Sarı bir günün kahverengi yarınına.”*

Yanımdan bir bir kelimeler geçiyordu.. hepsi ölümlü, hepsi kullanılmış, hepsi yıpranmış bir sürü kelime yanımdan zaman gibi geçiyordu. Denizin üzerindeyken uzağına düştüğüm köprüde oradan beni izleyenlere el sallıyordum ve bu oluyordu anlatılmazken, ve bu sonraki beklentinin bir öncesiydi belki..

“Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz”*

birbirlerinin peşini bırakmayan cümleleri, içerisinde garip benzetmelerle dolu ifadeleri birbirine bağlayarak ve sonra bağlanarak tabii, herşeye ve hiçbirşeyin kucağında oturuveren küçük çocuğa, yarına ve olamayan tüm’e tamamlanamayan bütüne, eksik kalan yarım’a daha bir çoklarına bağlanacaktım.. biliyordum.. öyle oldu elbette.. adam ağzından tükürüklerini saçarak anlatıyordu yaşananları yada ne bileyim yaşanamayanları belki, sadece düşünceleri yada, veya hiçbirşey anlatıyordu da ben ona bir sürü anlam hediye ediyordum parlak paketlerde. O anlatırken bu cümleleri nasıl olupta kurduğunu düşünüyordum bir diğerinin.. ben kurduğumda da böyle uzaktan bakıyorlar mıydı bana? Tanınıyor muydum 10 metreden? Gözbebeklerim kendilerini ele veriyorlar mıydı? Aşikar mıydım?

“Bu çevrede herkes onu tanır
Bana sorarsanız tanımaz
Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar
Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar
Gülmesi hüznüne
Konuşması susmasına batar.”*

gözlerinde değil ağzının içindeydim.. dilinin üzerindeki pütürler arasında yerimi öyle iyi biliyordum ki ses tellerine nazır en güzel koltukta kurulmuş beklerken, o rüzgarın yüzüme çarpacağını bildiğim gibi. Tabii biliyordum ya, şaşırıyordum diğer taraftan.. tüm bunlardan sıyrılıp nasıl da bakmıyordum yüzüne yanımda zamanın tersine duran, bekleyen, sabit adamın. Cümleler kalabalık ediyor ben üzerine çıkıyordum o katmanın, sonra yukarıdan izlediğimde bir bütünün garip ve çoğu yamuk parçaları, anlamsız, kendisinin anlatılmaz olduğunun farkına varan insan gibi düşük omuzlu, çirkin.. korkup oradanda çıkıyordum.. birden bir sarsıntı en mahrem yerlerinde aklımın, aynalı odalarımın, gözümün gördüğünün, kulağımın duyduğunun ve unuttuklarımın tabi.. adamın cümlesiyle işte uğultu sarıyordu her tarafı.. “unutmak utanmaktır! siz bilirsiniz..”* Biliyorduk da ne değiştiriyordu sanki, bir adım atıyorum yankı, kendimi kendime tekrarlayıp, kendimi kendime hatırlatıyordum.. utanmıyordum, ama yalnız kendimden.. kendimden de, ne oluyordu sonra, kocaman bir ayıbın arkasında kafasını kapının aralığından uzatmış bakıyordu küçük çocuklar.. anlatmaya çalışıyordum: ‘yok öyle değil yanlış bilyorlar.’

“Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi”*

Siyah zemin üzerinde gezinip ‘ben kendimi kendimden çıkarıp, kendime küsüp, ta kendimi kendim yokederim’ diyordum; ne de çok yanılıyordum. Anladım.

“Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.”
….

“Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.”*

….

yok bişeyim tamam.. tamam, ellerimi yıkadım.. tamam, gözlerimi kapadım.. uykuya beş kala dualarımdayım.. kolum, elime; bacağım ayağıma; yüzüm gözüme küsüyordu.. oysa daha yeni tanışmışlardı.. boşveriyordum işte böyle işime gelmedimi.. o gidiyordu, ben vazgeçiyordum.. ben gidiyordum, o karar veriyordu.. ve onlar, ve diğerleri, ayak seslerimi duyup saklanıyorlardı; görünmesinler diye kafalarını kuma sokumuşlardı çoktan.. halbuki azıcık gülümsemiştim bile.. "Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi
Güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi
Ellerim kirli miydi
Neydi
Çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti
Bilmem ki"
....

“Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi”*

....

Etimi yakıyordu tuz.. berrak etimi yara bere içinde bırakıyordu.. Öyle yoruluyordum ki yenilenmekten, uzanıyordum yatağıma.. boylu boyunca.. ve sakin ve dingin ve yalnız yere damlıyordum.. Peki ya sen?

“Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda”*


*Edip Cansever - Ben Ruhi Bey Nasılım (1976)

2007-01-22

umurların yaftasıyım, samimiyetin hastasıyım

herşeye hayır.. hiçbirşeye evet.. ve herşeyse kaçınıp, hiçbirşeyse kabul etmek.. kaçırmak işte komplesini.. çekilmek.. korkmak.. ya da ne bileyim belki vazgeçmek.. 'mi acaba?' dedikten sonra 'ı ıh olmaz o iş.' kararına varmak.. yoktan varetmeyi denemeden 'tamam madem yok o zaman elimin tersiyle iteyim. hiç değilse boş yere yormam kendimi..' tavrı (burada ilk cümleyle çelişmiyorum aslında.. söylemek istediğim: çok şey ifade ediyorsa birşey, burada herşeye tekabül eden nokta bu, o kaçınmayı sürüklüyor peşinden; he birşey ifade etmiyorsa yada umursanmadan devam edilebilinecekse ki bu da hiçbirşeye tekabül eden kısım, o zaman korkulmuyor pek heralde.. 'ben ne korkucam o korksun anasını satayım'cılık gibi.. gibi gibiyim..).. bu arada, yani şu iki düşünce arasında bir 'eğer olmazsa' var.. ki o en debdebeli mevzu.. alengirin göbek deliğinde pamuk biriktirir.. öyle de pis..
'eğer olmazsa'.. dilek şart kipinin en sevdiğimiz örnek cümlelerinden biri olup sonucunda muhakkak ki 'olmaz!' kaçıngısını(?) gözlerinizin önüne bırakıp, görmenizi egelleyen seçkinlerindendir.. konudan aniden sıyrılarak yan taraftaki tekelde kulak kabartmadan net olarak duyabileceğimiz abiye dönüyoruz: 'musaa aaabii. bu şaraplari ne kadaar?'.. bağırtısına duymazdan gelelim.. mesaide alkol almayalım.. hem neden alkol alalım.. hoop iki geldim gittim.. hemen konuya dönüyorum.. he ne diyordum.. kaçıngı.. çok şekilli bir kelime oldu gerçekten, hem söylenmek isteneni vermek değil mi mevzu? al sana işte.. ivedisinden anlatıverdim.. "kaçıngı bohçanızı alıp nereye gideceksiniz?" cümle içinde de gördüğümüz gibi kelime cuk otumakla kalmıyor diğer yandan da cırt diye çizveriyor eti.. ve neden peşinden 'muhakkak' olmayacağı düşüncesini sürüklüyor? çünkü bu soruyu olumsuzlamak için ve dahi kendini geri çekmek için soruyorsun aslında.. gözü kara olan adamın aklına bu soru gelmez.. neden gelsin ki? o nedenle gözü kara, ne bileyim böyle tutkulu filan adamları sevelim, koruyalım..
ama eğer umursarsan.. evet, umursarsan misal.. olay bundan çok daha farklı bir noktaya ilerler.. efendim nedir? bir insanı umursamak onu kendi hayatında varetmek demek olur.. hani görmediğim şeyi yoksayarım ya.. bilmediğim de öyle yaparım.. diyebilir insan karışmayın. 'ben yoksam tanrı da yoktur' noktasına oradan da mazhar osmangillere doğru ilerleye bu yol, çok şık bir açıklama olabilir. seni tanımıyorsam yahut seni görmüyorsam demek ki sen yoksun? o zaman aman demeden beri gelsin lakayıt en olmadı lakayit tavrımızda iyisimi önce ve yeterlice kendimiz olduğumuzu farkedelim.. farkedelim de varolalım akabinde varedelim.. bu varolmak mevzusuyla çok haşır neşir oldum bu ara ya kısmet.. ne bileyim.. böyle gelişsin olaylar.. en olmadı bi şişe şarap açarız.. ki ben şaraptan hazetmem.


gereksiz not: kedilerin gaz çıkarmasına karşıyım.

2007-01-17

**

hala yaşadığını hissetmek gibi bişey.. değişimin çemberinde döne döne inerken yokuş aşağı, istemiyor yada vazgeçiyorken ta kendisinden ve bir türlü karşı gelemiyorken, aynı, aynı olmasa bile çok benzer duyguları uyandıran bir şarkı yada ne bileyim bir koku taptaze bırakıveriyor aklının en sıcak yüzlerine gülücüğü..

2007-01-14

dönüşün mucizesi gidişin müjdesi olsun

sözün kendini tükettiği bir nokta olduğunu biliyordum. susmak isterdim. içinde yoğrulmak istediğim sessizliği bile anlatmaya uğraşıyorum ama hala. inatla. oysa ne ben becerebilirim, ne sözümün kıymeti bilinir. ağırlığınca konuşuyorum, altında ben bile ezilirken. kim ne yapsın böylesi bir hikayeyi. işte o sözün anlamını yitirdiği şarkı bu. içimde büyüttüğüm başka bir insanın yolculuğu. son sözün söylenemediği. sadece elinizi tutsam da gözünüze baksam; anlasanız. halbuki yoksunuz ve belki de en doğrusu buydu. yanımda olan her birinizin tek başınıza gitmeniz gereken diyarlarınızda, olması gereken. hah! hala anlatıyorum. merak içindeyim bu anlatılanlar ne işe yarıyor, beni arındırmaktan başka. kocaman gülüşüm suratımdan sıyrılıp giderken, seyrici kalışımı düşünüyorum ve sonra kendi kendime 'yine gülüceksin biliyorsun' diyorum. biliyorum. bu çok eski bir öykü. sonu sınırı yok belki, benden önce bir başkası, ondan önce bir başkası ve biz sonra ayrı ayrı yerlerde, yanımızda en sevdiğimiz gölge, yürüdük. işte bende böyle zamanlarda kendimi hep aynı yerde yürürken bulurum. ne yaşanmışsa orda, tutamıyorum kendimi. bir bakıyorum yüzüme güneş vurmuş bu kış günü. şükürlerde avunup, af diliyorum. isyanımın sorumlusu, haykırışımın tek tanığı kendime hüküm giydiriyorum. ah kelimeleri seçmekte nasıl zorlanıyorum bir bilseniz. siz, diğerleri, bir sezseniz, gözleriniz incilerini döker kucağınıza. belki de o acımanın yanında sürüklediği garip gülümsemeyle omzuma vurup 'geçecek biliyorsun' dersiniz. halbuki ve dahi gelin görünki anlatamıyorum. nasıl 'iyi eğlenceler' dediysem, sesimi titremesin diye sıkı sıkı tuttarken, yada nasıl geçiştirdiysem karnımı tuta tuta yığılmak için yere. yine öyle. kişinin arkasında değilde yanındaysa gölgesi sarılıveriyor kendine. üzerimde bir kara bulut değil, elimi tutan bir yoldaş belki, yanımdan ayrılmayan, benim en sevdiğim. sıradan insanın en sıradanıyım. saçlarımı ellerimle düzeltir, gözlüğümü takmadan okuduğumda onları pansumanla yatıştırır, şarkı söylerken gözlerimi kaparım. doğumumda giydim bu elbiseyi, ölümümde tertemiz bırakıp yerine asacağım. özlediklerimin kucağında sonsuz uykulara dalacağım. bu sonrası, öncesini zaten anlatmışım. şimdi, sürgünümden mektuplar yazıyorum işte böyle. ben burda doğmamışım. dilim bu değil, sizinki gibi görmüyor gözlerim, yalnızca bu sürgün yüzünden ve sözüm ağzımdan çıktımı kendini siliyor tarihten, tıpkı diğerlerinin yaptıklarını silmeye uğraştığım gibi. ("bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım : mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşunkalem silgisiydim. azaldığımla kaldım.")



şimdi, bu sürgün yerinden, işte bu siyah kadının, bu güzel kadının, bu ağlayan kadının sesinde tanıdık olan herşeyi sırtıma yükleyip gidiyorum. bu benim sesim, bu benim nefesim. şimdi, ait olduğum diyarda benim olanların kulağına fısıldayacağım sözlerimi. kimse ses etmesin, zaten öyle zor seçiyorum ki kelimeleri. şükürlere sığınıp, af dileyeceğim, tanrının denizinin üzerinde yürüyeceğim. yokum, olmuyorum, olmayacağım.

2007-01-12

arabesk akşamlar

su oldum da akıyorum işte.. derdini anlat ki alıp götürüvereyim.. gözlerine değmeyecek uzak diyarlara bırakayım..

olmayışına methiyeler düzüyorum.. ben söz söylemesini bilirim ya, hani öyle sanıyorsun, nasıl da susmuşsun diyeceksin bunları okuduğunda belki.. nasıl da utanmışsın.. ne çok korkmuşsun.. oysa korkulacak ne var?

kendime süreler veriyorum.. kendime uzun uzun zamanlar veriyorum beklemek için.. sonra artık yanımda olmayan ve dahi olamayanların fotoğrafları çıkıveriyor bir yerden.. nasıl anlatsam.. hani onlar yok ya.. bende yokolucam az zaman sonra.. zaman akıp gitmiyor mu nasıl olsa? bizi çarpa-savura iki yanımızdan geçen kalabalık gibi..

'Zamanla ilgili çok aykırı, çelişik bir tutumumuz vardır: Birşeyler yapmak için gereksediğimiz uzun, yoğun zaman süreleri özleriz hep; oysa, zaten sahip olduğumuz upuzun, bomboş zaman sürelerini boşuna geçirir, çar-çur ederiz. Zaman .. biz istemeden yürüyüp giden; biz istediğimizde de, bir türlü istediğimiz noktada durmayan - zaman, bizi bırakıp gider, terkeder...'*

madem öyle.. ben inatçıyım madem.. oturdum işte buraya. kolumdan çekip kaldırana kadar domuz gibi somurtan suratımla taşlara bakarım.. çaktırmadan sayıp oyalanırım..

çok başka bir varolmaktan bahsediyorum anlıyacağın.. aslında yola çıkan kişi hayal etmemeli nereye ulaşacağını yada ulaşacağı yerin nasıl olacağını, 'varacağı yeri belirleyen kendi adımları olacaktır zaten..'* ama olsun ben yalnızca umuyorum.. dipsiz kuyuların bile bir sonu vardır belki?


Oruç Aruoba - Yürüme

2007-01-10

'bütün mümkünlerin kıyısında..'

(bir kantar memuru için) incil


eski kışlalarda bu güz öğleleri
duruma en aykırı oynak şarkılar
sıcak çaylardan soğuk gazozlardan beklediğimiz
ne beklediğimiz arayıp bulduğumuz
vazgeçip kıyıya iniyoruz(1)
üç güvercin kuşu var üstelik su gökleri direkler
adamlar oturmuşlar sandal boyuyorlar
adamlar oturmuşlar bir kırmızı uydurmuşlar
denizin mavisine yangın ateşi
yanlarında testileri yanlarında düzen yanlarında ekmek
mutsuzluğa gerekecek ne varsa yanlarında
beş kişiyiz beş kişi miyiz üstümüz başımız
kiminin elleri suda kiminin gözleri kara
benim bütün caymalarım yanımda geçemiyorum onlardan
yanımda durdular mı sevmemi önlüyorlar(2)
rahat oluyorum
....
[(1) sıkıldık mı hep böyle yapmak gereğini duyarız yahut o boşluk duygusuna kapılınca, nasıra’lı isa’yı peygamber eden budur, güneş altında yalnız kalınca böyle korktu, peygamberliği işte bu yüzden. bir kadına tutulsaydı tutulabilseydi somut bir kadına simun haç taşımanın günahını çekmeyecekti.

(2)bilinir hikayedir bu işin sonunda alışkanlığa varması, bir sürü yıkımlar bıraktıktan sonra kıvrılıp yalayan saran gemici düğümleri gibi pek, o yangın sonuna doğru ısıtır bile olamıyor değerini bulamadıkça. sonra onarmak tapınaklar kurmak ya da kükreyip yeni baştan girişmek gerekiyor. bu düşünce insana göre değil o yıkım yıkım sarsıntılardan deneye deneye süzülmüş ağır tıkanık ağrılı acılı -artık durulmasını ister- insana göre değil ama demesi kolay, en iyisi pişmanlıkları taşımak o yanıklığı ateş ateş taşıyıp sürümek, ama her yerde aldanmaya başlamanın aldanmayı istemenin yolunu buluyoruz.]

...kim var kim yok artık alaturka bahçelerde
o havuzlu mermerli çardaklı bahçelerde korkusuz
beş kişiyiz sıkıntıdayız beş kişiyiz
kararsız mıyız yetersiz miyiz beş kişiyiz
nerede sevsek işte diye bağırıyorlar(4)...

[(4) ıslak taşlara sürttüm ayağımı
yaralı taylar gibi tepindim
ne yapsam aklıma kediler geliyordu...
gözlüklü somurtkan adamlar
şehrin uğultusunu arkamda sanıyordum
bazan böyle sanıyordum korkular terler abanıyordu üstüme
bekliyordum umutluydum
O'ydu artık alıp veremediğim...
... benim güneşlerim ne yandan doğar
benim kutsal çeşmelerim akar
kaçmıyorum gücümle gidiyorum
benim ısıtıcı güneşlerim doğar
benim kutsal çeşmelerim akar
akçaburgaz’dan geldim
hiçbir şey kirletmedim
başka yerlere giderim.]

... nasıl olurdu kimbilir suyun suya karışması
o toprakları ekmeler çiçekler budamalar
pencerelerin ardında o akşamları beklemeler sabahları gerinmeler
o flamanların zevki ocaklara karşı
korkuyorum herkesle kaşılaşsam
o caddeler eski harap kışlalar
ben yokum desem kimse bırakmıyor
yokum diyorum inanmıyorlar
yokum diyorum bulup çıkarıyorlar
yokum
lambamı üflüyorum bir bardak su içiyorum(6)
....
[(6) birden en uzak çin bahçeleri yalnız bahçeleri
yerini bulup yerleştiriyorum yaşamamda
kararsız insanlığım şam kervanları arşidük franz’ın oniki bölüm sarayında akşamüstü çayları
neden aklıma vuruyor anlamıyorum neleri var bende
keskin ayışıklarında titrek düğümler
durup aklıma geliyor benim bir teyzem varmış bir adam almış onu arabistana götürmüş
- adamlar kadınları alıp arabistana götürürlerdi dünyanın en güzel arabistanına
durup beni büyüler bağlıyor yarasa kuşları beni
açın bütün defterlerimi bütün bütün kitaplarımı bir şaşarsınız
aşk anlıyorum kadınlarda buğulu buğulu denizler
yalınkatlığı kolaylığı açın kitaplarımı

kaç kez başladım kaç kez başardım kaldırdım attım
sürüm sürüm dökük saçık çürük ölüler gibi ardında
kaç kez attımsa ne kolay attım
biliyordum o çin bahçeleri o yalnız bahçeleri
biliyordum...]

Turgut Uyar

2007-01-03

kırmızı, turuncu, yeşil, parlak, daha parlak, en parlak..

'neden hiç yanımda olmuyorsun ki?' diyor.. yanında olmuyorum çünkü gideceğimi, onu terkedeceğimi biliyorum.. arkama bile bakmadan gittiğimde geride bıraktığım enkazı taşımak için yine ben döneceğim.. bunu da biliyorum.. ve sonra omuzumda taşımak zorunda kaldığım biri ile nereye ilerleyebilrim? beni tek başıma kendimi varetme yolundan alıkoyacak kadar güçlü mü bu istek.. ne yazık ki hayır.. 'bunu anlayacağını biliyorum..' diye bitiriyorum mesajımı.. ben buradan gidiyorum..bana alışmana izin veremem.. asla diyorum ona..

ama sen, halbuki sen.. o kadar yavaş, kök salıyorsun ki, aldatamıyorum kendimi.. dönüyorum.. dönüyorum.. tek başıma seni beklerken, o kaldırımları hayal ediyorum.. o sokağı.. ana kucağı.. her yeri o kadar tanıdık, o kadar aşina.. gözlerimi kapatıp dansederek, küçük bi kız gibi tüm haylazlığımla iniyorum yokuştan aşağı..



"Alle Ginette!" birilerine çarpıyorum.. 'pardon mösyö' diyorum.. içimde tertemiz günler doğuyor.. mösyö'ye bir tutam ışık.. sonra devam ediyorum.. içimden öyle bir gülmek geliyor ki .. hıçkırır gibi, sanki boğazıma bir sevinç oturmuşta onu elime tükürecekmişim.. sonra sevinecekmişim.. çok sevinecekmişim gibi.. ben bir gülüyorum, unutuyorum.. etrafımda ne varsa.. vazgeçiyorum düşünmekten kısacık bir süreliğine.. o yokuşu bitirene kadar devam ediyorum.. sonunda o eski kapılar.. sonunda o dar sokak yokuş aşağı.. suratımdaki kocaman gülümsemeyle tam bi şapşal gibi gözüküyorum eminim.. engelleyemiyorum ki.. 'Merhabaa!' diyorum garsona ağzımı kocaman açarak.. şaşkın.. bir yandan da gülümsüyor ağzının kenarıyla.. hoşuna gitmiştir tabii.. hergün kaçtane şapşal görüyor kimbilir.. ama en beteri benim eminim.. 'bir şeyler içeyim..' diyorum.. 'mutlu bir içkiniz var mı?' herkese arkamı dönüyorum.. öyle rahatım ki bunu yaparken.. pişman olucamı bilsem yapmazdım.. yapabileceğimi bilsem asla sırt dönmezdim kimseye.. ama ben 'bir'in peşindeyim.. 'tek'in.. 'herhangi bir' değil.. 'herhangi tek' değil..

tüm yollarım kendime çıkıyordu benim.. şimdi birisi de sana uzansa.. o yolda gözüm kapalı giderken ayağım takılsa mesela.. tökezlesem.. tutar mısın, kucaklar mısın beni? ben burdayım korkma der misin misal.. yanımda kalır mısın? kulağını göğsüme dayayıp, dinler misin? bir tek ben varım.. bir ben senin için tamamım..