2007-01-26

“Sarı bir günün kahverengi yarınına.”*

Yanımdan bir bir kelimeler geçiyordu.. hepsi ölümlü, hepsi kullanılmış, hepsi yıpranmış bir sürü kelime yanımdan zaman gibi geçiyordu. Denizin üzerindeyken uzağına düştüğüm köprüde oradan beni izleyenlere el sallıyordum ve bu oluyordu anlatılmazken, ve bu sonraki beklentinin bir öncesiydi belki..

“Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz”*

birbirlerinin peşini bırakmayan cümleleri, içerisinde garip benzetmelerle dolu ifadeleri birbirine bağlayarak ve sonra bağlanarak tabii, herşeye ve hiçbirşeyin kucağında oturuveren küçük çocuğa, yarına ve olamayan tüm’e tamamlanamayan bütüne, eksik kalan yarım’a daha bir çoklarına bağlanacaktım.. biliyordum.. öyle oldu elbette.. adam ağzından tükürüklerini saçarak anlatıyordu yaşananları yada ne bileyim yaşanamayanları belki, sadece düşünceleri yada, veya hiçbirşey anlatıyordu da ben ona bir sürü anlam hediye ediyordum parlak paketlerde. O anlatırken bu cümleleri nasıl olupta kurduğunu düşünüyordum bir diğerinin.. ben kurduğumda da böyle uzaktan bakıyorlar mıydı bana? Tanınıyor muydum 10 metreden? Gözbebeklerim kendilerini ele veriyorlar mıydı? Aşikar mıydım?

“Bu çevrede herkes onu tanır
Bana sorarsanız tanımaz
Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar
Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar
Gülmesi hüznüne
Konuşması susmasına batar.”*

gözlerinde değil ağzının içindeydim.. dilinin üzerindeki pütürler arasında yerimi öyle iyi biliyordum ki ses tellerine nazır en güzel koltukta kurulmuş beklerken, o rüzgarın yüzüme çarpacağını bildiğim gibi. Tabii biliyordum ya, şaşırıyordum diğer taraftan.. tüm bunlardan sıyrılıp nasıl da bakmıyordum yüzüne yanımda zamanın tersine duran, bekleyen, sabit adamın. Cümleler kalabalık ediyor ben üzerine çıkıyordum o katmanın, sonra yukarıdan izlediğimde bir bütünün garip ve çoğu yamuk parçaları, anlamsız, kendisinin anlatılmaz olduğunun farkına varan insan gibi düşük omuzlu, çirkin.. korkup oradanda çıkıyordum.. birden bir sarsıntı en mahrem yerlerinde aklımın, aynalı odalarımın, gözümün gördüğünün, kulağımın duyduğunun ve unuttuklarımın tabi.. adamın cümlesiyle işte uğultu sarıyordu her tarafı.. “unutmak utanmaktır! siz bilirsiniz..”* Biliyorduk da ne değiştiriyordu sanki, bir adım atıyorum yankı, kendimi kendime tekrarlayıp, kendimi kendime hatırlatıyordum.. utanmıyordum, ama yalnız kendimden.. kendimden de, ne oluyordu sonra, kocaman bir ayıbın arkasında kafasını kapının aralığından uzatmış bakıyordu küçük çocuklar.. anlatmaya çalışıyordum: ‘yok öyle değil yanlış bilyorlar.’

“Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi”*

Siyah zemin üzerinde gezinip ‘ben kendimi kendimden çıkarıp, kendime küsüp, ta kendimi kendim yokederim’ diyordum; ne de çok yanılıyordum. Anladım.

“Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.”
….

“Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.”*

….

yok bişeyim tamam.. tamam, ellerimi yıkadım.. tamam, gözlerimi kapadım.. uykuya beş kala dualarımdayım.. kolum, elime; bacağım ayağıma; yüzüm gözüme küsüyordu.. oysa daha yeni tanışmışlardı.. boşveriyordum işte böyle işime gelmedimi.. o gidiyordu, ben vazgeçiyordum.. ben gidiyordum, o karar veriyordu.. ve onlar, ve diğerleri, ayak seslerimi duyup saklanıyorlardı; görünmesinler diye kafalarını kuma sokumuşlardı çoktan.. halbuki azıcık gülümsemiştim bile.. "Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi
Güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi
Ellerim kirli miydi
Neydi
Çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti
Bilmem ki"
....

“Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi”*

....

Etimi yakıyordu tuz.. berrak etimi yara bere içinde bırakıyordu.. Öyle yoruluyordum ki yenilenmekten, uzanıyordum yatağıma.. boylu boyunca.. ve sakin ve dingin ve yalnız yere damlıyordum.. Peki ya sen?

“Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda”*


*Edip Cansever - Ben Ruhi Bey Nasılım (1976)


Blog dizaynı
Fantastik bir akıl oyunudur


Kullanılan fotoğraf bir Zuhal Koçan çalışmasıdır

<--
Get your own Box.net widget and share anywhere! -->