2008-06-23

küçük bir balona binip tavanı yüksek odanın içinde bir yükselip bir alçalıyorum. hep aynı odada ama farklı konumlarda bulunmayı kabullenmiş gibi.. bir oraya bir buraya, bir aşağı bir yukarı voltalayıp duruyor gibi yani.. her ne kadar fizik kurallarına aykırı olsa da. öyle gibi işte. bu durumun en kötü yanı hep aynı duvarları görüyor olmakken, en iyi yanı hiçbir zaman yabancılık çekmemek sanırım. bu nedenle insanlarla kurabildiğim sınırlı diyalogta en çok kullandığım cümle "aynı duvarlardan bende de var.." oluyor. ne kadar da ilginç.

belki de tebdili mekanda ferahlık vardır diye söylenip duran kocaman adamları ve kadınları dinlemek gerekirdi. bilemiyorum. öngöremediğimden oluveriyor işte herşey. kendiliğinden.. belirli bir yolda ilerleyip benim seçimlerimle şekillenen ama sınırsız öngörünün esiri gibi. öylece oluveriyorlar. bunu sen istemiş oluyorsun o zaman diyebilirsiniz. doğru. bunu ben istedim. bir kere alışınca başka yerde uyumak zor gelir ya hani.. öyle bişey.. yatağını yadırgamak gibi. "neyin var?" sorusuna tek cevabım bu olmalı belki.. "yatağımı yadırgamaktan korkuyorum. ya uykusuz kalırsam?"

bağlanma korkusu ve sonrasında o bağımlılığa bağlanma korkusu karşısında çaresiz kalan ve bir spiral gibi içine bükülen küçük aklım. orta yere öylece atıverilen, sarfedilen cümlelerin ve yaptığı saçma varsayımların krallığında küçük bir soytarı gibi oraya buraya gülücükler dağıtıyorken, her zaman aynı soruyu soruyor.. "şimdi ne yapmalıyım peki?" buna bi çözüm bulamayan küçük aklımla işe yaramaz duygularım oturup bir yuvarlak masa toplantısı yapıyoruz. ve hep aynı sonuca varıyoruz. biz bilemiyoruz. zaten olan ve olmayan, bilen ve bilmeyen, duyanla duyumsayan arasında nasıl bir ortak nokta olabilir ki?

karmaşık bir düzende anlatıp durduğum bu düşünceler kendiliğinden silinip gidiyorlar zamanda.. zamanın en uyumsuz anında kendiliğinden yokuluyorlar sanırım. bu da işe yaramadıklarının ve çaresiz aklın başka bir çözüm araması gerektiğinin kanıtı. çaresiz akıl. ironik olduğu kadar doğru sanırım bu tanım. karşılığı kendi trajikliğinde kaybolan akıl oluyor heralde. yani bana göre öyle oluyor. trajik akıl kendini tedavi edemediği, teselli bulamadığı sürece çaresiz mi kalıyor nedir. böyle yazık bir duruma düşüyor. yaşanılan, duyulan, görülen her ne varsa bu trajik akla hizmet ediyor. soru şu ki: bu akıl ne zaman bundan vazgeçiyor?

bb- "bu durumdan biraz sıkıldım ben heralde.. peki ya siz nasılsınız?"
x-"..."
bb-"aa ne kadar ilginç aynı duvarlardan bende de var.."

konunun aklım gibi dağılması normaldi ama bu kadar abuk yerlere çekileceğini düşünmemiştim. aklımı toplayamadığım ve bir konuya odaklanamadığım için yazmıyordum bi süredir. bir de doz aşımı oldu heralde. ortaçağ düşünce stilinden moderne uyum sağlayamadım bi an. rasgele ve tamamiyle insani dürtülerle hareket ediyorum şu an..

bb- "kızmıştım işte. hala da kızgınım."
x- "peki nasıl geçicek?"
bb- "bilmem. kızgınım işte."
x- "ee?"
bb- "düşünmedim.."

sözün özü artık sınırlı konularda, sınırlı cümleler kurabildiğimi farkediyorum. işin kötüsü bunu yadırgamıyorum. normal bişey bu.. beklenen bişeydi diyorum. konuşmadıkça düşünmüyor, düşünmedikçe varolamıyorsam.. bir doktor çağırmak lazım gelir. gelsin aklımın nabzımı ölçsün.. olduğu kadar artık.. beck'ten tüm sevenlere geliyor.. everybody's gotta learn sometimes.. haydi bakalım.

2008-06-03

misal Rufus

ben yaptım oldu diyeceğim.. utanırım.. zira hepsi sadi güran'ın çizimleridir.. arka arkaya dizerek klip ettim.. böyle şarkı olmaz olsun.. rufus ömrümü yedin, rufus..


This love affair
Uploaded by bedbuu


ayrıca başka yorumları için:

chelsea hotel no:2
across the universe