platonik kasklar ülkesinin keşfi
- Yapış yapış bir akşamda, üzerimize nem yağarken yani, tanrı damla damla değil de toz ve gaz bulutu gibi oluştururken yağmurlarını baştan sona.. lanetlendiğimizi fark ediyorduk.. zira biz bilmeyenlerin en bilmeyeni, kimsesizlerin kimsesizi aciz gözlerimizi açıp gökyüzüne kaldırıyorduk.. o kocaman ışığın etrafında bir hale.. cennetten olsa bu kadar yakar mı diye düşünüyorduk içimizden.. ya da biz cennetlik olsak yanar mıydık ateşinden.. yanağımın kenarından bir damla süzülüyordu, kafamı önüme eğdim ki yapılacak bir şey yoktu.. ışığa uzunca bakan gözlerin kör olması gereği ne yeri, ne yolu, ne insanları seçebiliyordum.. beklemek gerekti.. düşünsene ışıktan sıyrılmak için bile bir süre beklemek gerekti.. ya bu beter miasmadan kurtuluş yoktuysa hakikaten? -
bu satırları okuduğunda gülümseyen dudağına hakim olamıyordu.. yani yüzü bir yana çekiyor gibi ne acayip bir ifade aldıysa böyle ağlamakla gülmek, hüzünlenmekle bir garip sevinmek arasında kendisi bile şaşırıyordu.. bu kadar çok cümleyi nasıl olmuştu da bir araya getiricek zamanı bulmuştu o sıralar hatırlayamadı.. kendiliğinden gelişen, kendiliğinden sürüklenen bir top gibi yuvarlana yuvarlana devam eden bir öyküydü belki.. pekişiyordu, pekiştiriliyordu ve bunu sağladığından kendisine pekiştireç adı dahi veriliyordu.. birileri bu filmi izlemiş, kimileri vazgeçmiş, bazıları hiç duymamıştı ya olsun kendisi baştan yazıyordu. Bu bir ‘kendi’ hikayesiydi.. masaldı bir nevi zamanında olmayan, zamanı dolup ta kucağına sığmayan bir garip ‘kendi’ masalı..
insan öyle çok kez düşünüyor ki düşünmemeyi bu kadar çok düşündüğü başka bir şey olsa belki oracıktan kalkıp ayakları üzerine, toprağa basacak, belki oradan yok olacak da başka birini doğuracak.. samimiyetin kudurduğu, gerçeklerin buram buram koktuğu bir dünyaydı orası ve tabii oraya verdiğimiz ad artık: burası. Enin de eni, beterin de beteri.. ama ya başımızı göğe kaldırdığımızda?
Gece iniyordu tıpkı o yaz olduğu gibi bu yaz da ve belki biraz daha ıslak.. öyle ki gözlerini açmakta zorluk çekiyordu ve belli ki seneye daha fena bir yaz bekliyordu onu.. o sırada kullandığı bilgisayarın çıkardığı gürültü o kadar alışıldık geldi ki ona.. iyiden iyiye batmaya başladı kulağına.. evet.. kapatıp onu en belirgin bağlantılarından, yuvarlak hatlarından çekip kütük gibi yere bırakmalıydı.. bunu yapmakta gecikmediğinden bir duş alıp yatağına yattı.. loş ışıkta gözüne her zaman ki fotoğraflar takıldı.. bir zamanlar evin içerisinde duyduğu sesler kulağına, kokular burnuna doluştu.. ne çok şey vardı anlatılacak ve pişman olunacak.. ama yoo vazgeçmeyecekti.. ve geçmedi tabii :
o zamanlar kendime üçüncü tekil olamamış, adımı soyunup özümü sunmamıştım elinize.. herşey çok daha uzak, çok daha parçalanmıştı belki.. emin olmayı ise işte tam o sıra bırakmıştım.. ve annem yanımdaydı, babam sabaha karşı geliyordu, kardeşimin sesi çıkmıyordu.. hiç.. kadının biri "ölüyorum, annem bana hiç kızmıyor" diyordu.. di'li geçmiş zaman takdim tehir yapıyordu kendliğinden.. hiç bir zaman düz cümle kuramıyordum.. edilip evrilmeye yeni, hızlandırılmış kurlarımıza kayıtlarımız seri başlamıştı.. çok şükürdü, henüz haberimiz yoktu o belalı sözleri işiteceğimizden..